|
YA DA "TÜRKÇE'M
BENİM SES BAYRAĞIM"
Dilci değil Türkçe tutkunuyum;
biraz da hukukçu; biline ki öyle
sorgulanam.
Ayrıcalıklı bir yaratık olarak
bütün başarılarımızı dilimize
borçluyuz; o olamasaydı, bir
hayvan türü olurduk. İnsan
olmanın ve toplumsal yaşamın
temel taşıdır dil.
İşte kişioğlu, dil yeteneğini
kullanarak; nesneleri, düşünce
ile duygularını, kısaca bütün
evreni sesle, yazıyla
adlandırarak, konuşarak
toplumsal yaşamı oluşturmuştur.
Ne var ki dil, tek başına yaşam
düzenini sağlama olanağına iye
(sahip) değildir.
Toplumsal yaşam, insanı
ilişkiler yumağı durumuna
getirir; çıkarların
karşılanmasında uyuşmazlık,
çatışma olasılığı gündeme
gelebilir. İnsanın özgecil
(başkalarına yararlı olma tutum
ve çabaları) yapısı yanında,
bencil yapısının varlığı da bir
olgudur. Bu olgu; elindeki gücü,
başkalarının zararına kullanmayı
da olanaklı kılar. Bu nedenle,
en ilkel yaşamlarda dahi, düzeni
sağlayacak kurallara (din,
ahlak, töre, hukuk) gereksinim
duyulmuştur.
Toplumsal yaşamı kolaylaştırıp
koruyan bu kuralların içinde en
önemlisi hukuktur. Çünkü; o
yalnız yapılması ya da
yapılmaması gereken eylem ile
davranışları gösteren buyurucu
kuralları değil; bunların
çiğnenmesi durumunda zorlayıcı
yaptırımları da öngörür.
Toplumsal düzenin sağlanmasının
başka yolu da yoktur. Bu nedenle
hukuk, adalete yönelik bir
toplumsal yaşam düzeni diye
tanımlanır. Görülüyor ki; dil
ile hukuk toplumsal yaşam için
olmazsa olmaz niteliktedir.
Sonuçta hukuku da yaratan
dildir.
Çin düşünürü Konfüçyüs'e
sormuşlar: “Bir ülkeyi yönetmeye
çağrılsaydın yapacağın ilk iş ne
olurdu?” Yanıtı "Hiç kuşkusuz
dili gözden geçirmekle
başlardım." olmuş ve kanıtlarını
şöyle açıklamış:
"Dil kusurlu olursa, sözcükler
düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce
iyi anlatılamazsa yapılması
gerekenler iyi yapılmaz. Ödevler
gereği gibi yapılmazsa töre ile
kültür bozulur. Töre ve kültür
bozulursa adalet yanlış yola
sapar. Adalet yoldan çıkarsa
şaşkınlık içine düşen yurttaş ne
yapacağını, işin nereye
varacağını bilemez. İşte bunun
içindir ki hiçbir şey dil kadar
önemli değildir."
Bilge Konfüçyüs, yerden göğe
kadar haklı. Dilin gücünün
temelini sözcükler oluşturur.
Sözcükler ana dilin kendine özgü
dünya görüşüne, öz kök ile ses
yapısına uygun değilse kusurlu
sayılırlar. Bu durum,
çoğunlukla, öbür dillerden
doğrudan alıntı ya da “yabancı
köklerden uydurma” sözcüklerde
söz konusudur. Çünkü yabancı
katışıklar, dil ile düşünce
arasındaki bağı yerine göre
ortadan kaldırır, bozar,
karartır; hiç değilse
güçsüzleştirir. Bunun doğal
sonucu, düşünerek kavrama ve
bilinçlenme yerine ezberleyerek
öğrenmedir. Ezberleme, gereksiz
çaba ve zaman yitirme olduğu
gibi bütün alanlarda da
gelişmeyi önleyerek yanılgıların
kaynağı olur. Oysa ana dilimizin
sözcükleri saydamdır, onların
içini görebilir; örtük de olsa
anlayarak düşüncede, iletişimde
ve toplumsal ilişkilerde
kolaylık ve doğruluklar
sağlarız.
Arapça, Farsça ya da batı
dillerinden alıntı, devşirilmiş
sözcüklerle yazıp konuşurken
çokça yanlışlık yapmamızın
nedeni, bunların Türkçemizin öz
kök ve ses yapısına uygun
olmamasıdır. Örneğin kimi yargı
kararlarında "muhakeme masrafı"
yerine "mahkeme masrafı"
kullanılarak yazım hatası
yapılmaktadır. Yasa koyucu bile
aynı yanlışlığı 168 Sayılı
Yasa'nın ek 8. maddesinde
yapmıştır.
Oysa yargılama gideri sözcükleri
kullanılsaydı bu yanlışlar
yapılmayacaktı.
Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın "Ses
Bayrağım" olarak nitelendirdiği
Türkçe’miz, Osmanlı'da çeşitli
nedenlerle özellikle
Arapça-Farsça sözcüklerin
etkisiyle kirlenmiştir. Bu
kirliliğin sonunda halkın
anlamadığı Osmanlıca denilen
yazı dili ortaya çıkmıştır.
Osmanlı'da kadılar, yargılananı
konuşulan Türkçeyle sorgular;
tutanağını Osmanlıca
sözcüklerle, deyimlerle
düzenlerlerdi. Kişi
yazılanlardan hiçbir şey
anlamaz, kulluk saygısıyla
altına mührünü ya da imzasını
basardı (1).
Dilbilimci Şemsettin Sami,
Osmanlıcayı; o dönemde "Türk'e
okusak anlamaz, Arap'a okusak
anlamaz, Acem'e okusak anlamaz;
öyleyse bu dil ne dilidir?" diye
eleştirmiştir. İşte kusurlu dile
tarihsel bir tanık daha:
2. Murat; saygın bilimci
Şanizade Ataullah Efendi'yi
sadrazama ilişkin dedikodu
ettiği suçlamasıyla sürgüne
gönderir. Bir süre sonra da
bağışlar. Padişah buyruğunu
götüren görevli heyecandan
şaşırıp "İtlakınıza
(bağışlanmanıza) ferman
getirdim." diyeceği yerde
"İtlafınıza (idamınıza) ferman
getirdim." deyince Atâullah
Efendi kötüleşir ve ölür (2).
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş
yıllarında, Osmanlı'nın dil
kalıtını (mirasını) doğal olarak
benimsemek durumunda kalmıştır.
Bu nedenle hukuk devrimini
gerçekleştiren yasalar,
çoğunlukla Osmanlıca sözcük ile
terimlerle yazılmıştır.
Atatürk'ün başlattığı dil
devriminin yerleşmesi,
yaygınlaşması uzun süre
aldığından dilde özleşmenin
hukuk ile yargıya yansıması
kolay olmamıştır:
Ancak Türkçe'nin
özleştirilmesindeki
gelişmelerden, hukuk dili de
önemli ölçüde payını almış;
Anayasa (teşkilat-ı esasiye),
yasa (kanun), tüzük (nizamname),
tüzel kişi (hükmi şahsiyet),
yasama (teşri), yürütme (icra),
yargı (adalet), kamu (amme),
özgürlük (hürriyet), savcı
(müddeiumumi), yargıç (hakim)
gerekçe (esbab-ı mucibe),
duruşma (celse), tanık (şahit),
bilirkişi (ehlivukuf),
sorumluluk (mesuliyet, sözleşme
(akit), taşınır (menkul),
taşınmaz (gayrımenkul),
kovuşturma (takibat), tutuklama
(mevkufiyet), erteleme (tecil)
gibi yüzlerce yeni sözcük
kazanılmıştır.
Bununla birlikte; butlan, gabin,
müzayaka, icazet, garameten,
müteselsil, müeccel, temerrüt,
ariyet, karz, vedia, ıslah,
müzahareti adliye, izalei şüyu,
rüşvet, irtikap, zimmet, gasp,
tefhim, iddianame, gai,
müzekkere, tensip, fezleke gibi
Arapça ve Farsça kökenli
yüzlerce; norm, replik, düplik,
konkordato, bono, çek, ciro,
kambiyo, avans, sürastarya,
navlun, marka, konşimento,
garanti, avarya gibi batı
kökenli onlarca sözcük hukuk
alanında kullanılmaktadır. Son
yıllarda sorgusuz, denetimsiz
küreselleşe inançlarının
etkisiyle çoğu ekonomi ağırlıklı
reel, nominal, repo, factoring,
lising, insider, franchising,
join venture gibi İngilizce
sözcükler de hukukun kapısından
girmeye başlamıştır.
Bu bağlamda 1992 başında
yürürlüğe giren yeni (!) Medeni
Yasa'nın en başarılı yönlerinden
biri, dilinin arılaştırılması,
özleştirilmesidir. Yabancı
yüzlerce sözcük yerine
Türkçeleri yeğlenmiştir. Ancak
yer yer aynı özenin
gösterilmediği de göz ardı
edilmemelidir: İlân (duyuru) -
ehliyet (yeterlik, uzluk) -
tebliğ (bildirim) - fer'i
(ikincil) rücu (dönme) - muaccel
(istenebilir) - define (gömü) -
adet (töre, gelenek) - rejim
(düzen) ve niceleri yerinde
kalmış.
Sorgulamadan duramıyorum: Niçin
“Yurttaşlar Yasası” değil de
“Medeni Kanun”? İnandırıcı bir
yanıt verileceğini sanmıyorum.
"Medeni" sözcüğü Arapça medine
(şehir) sözcüğünden türetilmiş;
Medeni Kanun, şehirlilerin
(uygar insanların) yani
yurttaşların yasası
anlamındadır. Yüzlerce Arapça,
Farsça, Osmanlıca sözcüğü
atacaksınız "medeni" sözcüğüne
gelince o sanki Tanrı
buyruğuymuş gibi duracaksınız!
Kanun sözcüğünü yasayı yapanlar
bile içlerine sindirememişler ki
birçok yerde (madde 126-127)
yasal sözcüğü kullanılmış.
Kanun-u Esasî bile Anayasa
olmadı mı?
Hukukta da dilde özleştirmeye
karşı çıkanlar olmuştur ve
olacaktır. Bu, dil davasına
gönül vermiş olanları
yıldırmamalıdır. Aslında bir
bölümünü aktardığımız yabancı
sözcüklerin çoğunun ya Türkçe
karşılığı vardır ya da Türkçe
köklerden türetme olanağı. Ancak
çoğu tutucular, yabancı sözcüğe
Türkçe karşılık bulunduğunda;
"Efendim.. Ama.. Tam karşılığı
değil" gibilerinden karşı
çıkışlar yaparlar.
Ekonomide yıkım yılı olan
2000-2001 yılında İngilizce
"reel sektör" yaygın biçimde
kullanılır oldu. Çoğu kimse uzun
süre ne anlama geldiğini de
bilmiyordu. Köşe yazarı da olan
bir bilimciye, neden bu sözcüğün
Türkçesini kullanmadığını sordum
ve de onu eleştirdim. Aldığım
yanıt "Tam karşılığı yok." oldu.
Reel sektör sözcüklerinin Türkçe
çevirisi "gerçek (real) kesim
(sektör)"dür; gerçekten amaç ise
üretkenliktir. Öyleyse reel
sektör yerine üretken kesim
denmesi daha anlamlı olmaz mı?
Tutuculuk, çok bilmiş görünme ve
yabancı sözcük kullanma tutkusu
yok mu? Dillerini eşek arısı
soksun emi...
Bir bilimsel toplantıda dostum
olan bir konuşmacının “re'sen”
sözcüğünü direnerek ve
yineleyerek kullanması üzerine
onu yerince bana "Medeni Kanun
tasarısı çalışması sırasında da
bu sözcüğü de özleştirmek
istedik ancak tam karşılığını
bulamadık; önerilenler de
kavramı tam karşılamadı." yanıtı
verdi. Oysa Re'sen sözcüğü
Arapça re's (baş kafa)
anlamında; reis (başkan) resmi
sözcükleri de buradan türetme)
sözcüğünden türetilmiş olup,
kendiliğinden, kendi başına,
kendi kendine anlamındadır.
Hukuk terimi olarak "yargının
görevi gereği olarak bir işi
kendiliğinden yerine getirmesi"
anlamındadır. Bu nedenle MK 284
maddesinde re'sen sözcüğü
kullanılmadan "Yargıç maddi
olguları "görevi gereği"
araştırır..." biçiminde
yazılabilirdi. Neden; açık
anlamlı ve de bizden olanı
yeğlemeyelim?
Bilmeliyiz ki kökeni ne olursa
olsun terimlere ilişkin
sözcüklerin çoğunluğu, anlatmak
istediği kavramı bütünüyle
ortaya koyamaz. Çünkü her hukuk
teriminin, (öbür alanlarda da)
sözcük denilen biçimsel yapısı
ile bir de bu sözcüğe yüklenen
kavramı vardır. Sözcük, ana
dilimizde olursa kavramını
anlamada sis dağılır, kolaylık
sağlarız. Kavramsa (gelin de
mefhum deyin) o terimin soyut,
genel ve küresel anlamını ortaya
koyar. Bir hukuk kavramının
bilgisine, çoğu hukukçu
ulaşabilir. Ancak bu kavramı
biçimlendiren sözcük; yapı ve
ses açısından Türkçeyse hukukçu
olamayanlar da az çok bilgi
edinebilir.
Hukuk dilinde
temerrüt-mütemerrit sözcükleri
çok sık kullanılan
terimlerdendir. Türkçe
karşılığıysa
"direnme-direngen"dir. Kişinin
istenebilir borcunun ödememekte
direnmesi durumunda, ödeme anını
ve sorumluluğunu açıklar.
Terimin kavram olarak içeriğiyse
hukuk bilgisini gerekli kılar.
Yoksa ne mütemerrit ne direngen
sözcüğü yüklendiği hukuksal
kavramı tüm olarak açıklayamaz.
Yerlisi varken yabanı niye
kullanalım?
Yargıtay'da, bir yargı kararının
denetimini yapıyorduk. Savunman
(avukat), dava dilekçesindeki
anlatımların tersine, sonuçta
alacağının davalılardan
alınmasını isterken müteselsilen
(art arda tam sorumluluk) yerine
müştereken (pay oranında
ortaklaşa) sözcüğünü
kullanmıştı. Kurul "Hakkı
biçimciliğe kurban etmeyelim."
karşı oyuma karşın, sözcüğün
yanlış kullanmasını bozma nedeni
yaptı. Savunman (avukat),
dilimize yabancı müteselsilen ve
müştereken sözcüklerini
karıştırmakla hak yitirmişti.
Borçlar Yasası'nın 50.
maddesinde, birden çok kişinin
haksız eyleminden gerçekleşen
zararlarda, art arda sorumluları
müşevvik (kışkırtıcı hadi hiç
olmazsa teşvikçi denmeli), asıl
fail (eylemci) ve fer'an methali
(ikinci derecede sorumlu,
kolaylaştıran) olarak
belirlemiştir. Onca karşı
oylarıma karşın bir haksız
eylemi kolaylaştırarak karışan
kişiler; Yargıtay kararlarıyla,
yasanın buyruğu dışlanarak
sorumluluktan kurtulmuşlardı.
Okumama, sorgulamama olgusunu
eleştirebilirsiniz. Ancak
yasada, Arapça köklerden uydurma
Osmanlıca "fer'an methali"
yerine kolaylaştıran yazılsaydı
yasanın amacı çiğnenir miydi?
Mahkemelerde "Adalet mülkün
temelidir." Sözü baş köşeye
oturmuştur. Cumhurbaşkanı Özal,
Yargıtay girişinde bu yazıyı
okur ve başkanlarla konuşurken
bu özdeyişi dile getirerek
"Sizler (yargı) yurttaşın
malının koruyucususunuz..." gibi
bir açıklamada bulunurdu. Oysa
bu özdeyişteki sözcüklerden
“adalet” doğruluk, karşıtı
eğrilik, mülk ise devlet gücü
anlamındadır. Çevirisi de
"Devlet (yasama, yargı yürütme)
gücünün temeli doğruluktur."
anlamındadır. Çoğu hukukçu bile
bilmez ya! Ne yapalım; dil
kusurlu olunca Cumhurbaşkanı da
yanılır.
Yaban dillerinden alınan ya da
uydurulan sözcüklerin
olumsuzlukları, bu örneklerle
sınırlı değildir. Kusurlu dil
oluşturan sözcükler yerine, var
olan Türkçe karşılıkları
kullanılmadığı ve yeni Türkçe
karşılıklar türetilmediği
sürece; gizil (potansiyel) bir
tehlikeyle karşı karşıya
kalmamız kaçınılmazdır.
Unutmayalım ki bütün diller
sürekli olarak yeni sözcükler
bulmak, türetmek zorundadır. Bu
nedenle de Atatürk "Başka
dillerdeki her sözcük için en az
bir karşılık bulmalı. Onları
ortaya atmak gerekir, ulusal
zevkimiz hangisini tutar ve
kullanırsa onu sözlüğümüze
koyarız." demiştir (3).
Nitekim dilde özleşmeyle
başlayan süreçte böyle olmuştur.
Tutulan tutulmuş; tutulmayansa
dışlanmıştır.
Türkçe, köklerden yeni sözcükler
türetme konusunda çok varsıl
(zengin) bir dildir. Tarama
sözcükler, halk ağızları da
güçlü bir kaynak. Bu bağlamda,
özellikle ve öncelikle;
bilimcilerimize, yüksek yargı
organı üyelerine ve de hepimize
görev düşmektedir.
Hukuk öğrenimine başladığımız
yıllarda, çoğu Arapça ve
Farsçadan alınmış ya da
uydurulmuş Osmanlıca sözcükleri
kullanmanın hukukçu için bir
ayrıcalık olduğu yaygın bir
kanıydı. Bir arkadaşım durmadan
Arapça, Osmanlıca sözcükleri
ezberleyerek çokbilmişlik
gösterisi yapardı. Hocalarımızın
çoğunluğu ya alışkanlıklarının
etkisiyle gerekli özeni
göstermiyorlar ya da Osmanlıca
sözcüklerden oluşan bir hukukçu
dilini savunarak tutucu bir yol
izliyorlardı.
İdare Hukuku adlı yapıtının
önsözünde "Gençleri birtakım
ağdalı Osmanlıca sözcükleri ve
terimleri hiç anlamadan yalan
yanlış ezberlemek durumuna
sokmamak için kitabı Türkçe
yazdım (!)" açıklamasını yapan
rahmetli Prof. Dr. Süheyp Derbil
gibi az sayıda bilim adamı ise
yadırganıyordu.
Günümüzdeki hukuk öğretisinde
eski tutuculuk kalmadı. Ancak
tutunmuşlar büyük ölçüde
kullanılır da yabancı sözcüklere
karşılık bulma çabası pek
gösterilmez. Bilim adamları,
yalnız çalışma alanlarının
bilgileriyle değil dil açısından
da toplumun önünde gitmek
zorundadır. “Mal bulmuş mağribi”
gibi yabancı sözcüklere yapışmak
bilim adamına yakışır mı?
Yargıtay, dil devriminin ilk
yıllarındaki yüksek özeni
göstermediği gibi özleşmeye yer
yer engel de olmuştur. Dilde
gösterilen özen ya bireysel
çabaların ya da dildeki
özleşmenin alttan gelen yaygın
ve doğal etki ve baskısının
sonucudur.
İşte olumsuz çarpıcı örnekler:
Bir ceza yargıcı, sanığın
suçsuzluğunu beraat sözcüğüyle
değil aklanma sözcüyle açıklar.
Yargıtay (3. CD. 5.3.1968-5295)
bunu hukuk diline aykırı bularak
yargıç hükmündeki
"aklanmasına"yı kaldırarak
yerine beraat (aslı da beraet)
sözcüğünü koyarak yargıcı
eleştirir. Oysa aklanma sözcüğü
hem yapısı bakımından açık ve
anlamlıdır hem de eskilerde de
kullanılmış Türkçe bir
sözcüktür. Beraat sözcüğü ne
kadar yerleşik olursa olsun
"aklanma"nın anlam varsıllığını
veremez; çünkü bizden değil.
Dil sevdalısı başka bir yargıçsa
yargılama sonunda hükmünü
oluştururken manevi tazminat
yerine tinsel ödence
sözcüklerini kullanınca; onun da
karşısına Yargıtay'ın tutuculuğu
çıkar. (4. HD). Oysa tin sözcüğü
bugün bile Türk boylarında
(Altaylarda Hakasya-Tuva)
kullanılmakta ruh, can, canlılık
anlamına gelmektedir (4). Yüksek
yargıçlar, tin sözcüğünün
uydurma olmadığını bilselerdi
sanırım en azından, atalarımızın
diline saygı duyarlardı.
Bilgisizlik tutuculuğun da
kaynağı oldu.
Kırsal kökenli bir tanıdığım,
bir Yargıtay kararının
açıklamasını istedi: Kararda
alternatif sözcüğü geçiyordu,
açıklamam bitmeden gelen "Neden
seçenek, seçeneksel demezler
ki?" yergisini yanıtlayamadım.
Arapça, Farsça, Fransızca derken
büyük tehlike İngilizce
kapımızdan girdi bile. Medya,
center, star, flash, country,
radikal, in-out, animasyon,
panorama, motivasyon, bye-bye,
ve niceleri.
İşyerleri ve nesne isimleri aldı
başını gidiyor: Coupon Cars,
Computer Center, Cotton Bar,
Fast Food Center, First Class,
Jet Group, Haute Couture,
Kebaphouse, Lingerie, Mode House,
Pizza Fast, Pop Line, Porcelain
Collection, Printing, Pyramid,
Be Chiq vb...
Prof. Dr. Y. Müh. İlhami
Çetin'in (5), "Mağazaların ve
işyerlerinin yabancı (İngilizce)
adları, kentlerimize sömürge
havası vermektedir." yorumu
yanlış mı? Evimin bulunduğu
sokakta yeni açılan bir
işyerinin adı Tawukchu.
Kesinlikle yanlış okumadınız;
çevrenize bir göz atın
nicelerini göreceksiniz.
Ünlü yazar Hasan Pulur(6) bu
gidişe dayanamaz ve yakında
Türkiye Cumhuriyeti'nin de
İngilizcesini yazarız: Republic
of Turkey; hani pek de uygun
olur (!)" demekten kendini
alamaz.
Sakın ha "Canım bu da olur mu?"
demeyin; GAP İdaresi'nin giriş
kapısına yazdılar bile "Republic
of Turkey Prime Ministry
Souttheastren Anatolia (!). Ah
eşek arıları neredesiniz?
Mısırlı politikacı Fikri Abaza,
Cumhuriyet'in onuncu yıl
bayramında Türkiye'ye gelip
"Ulusal bilinç her şeyi önüne
katıp gitmiştir." yorumunu
yaptıktan sonra Beyoğlu'ndaki
dükkanları bakın nasıl anlatır:
"Yabancı mağazalar kapıların
üstünde kendi dilleriyle
yazılmış levha asamazlar.
İngiliz, Fransız, İtalyan,
Amerikan ve Yunanlıların
Türkiye'deki dilleri, yeni
harflerle Türkçedir...”
Şimdi Ata’mıza gönül borcu
ödemenin zamanı: Ulus devlet
için, geleceğimiz için
Türkçemizi koruyup kollayalım.
Yanlış yolda olanları güzel
Türkçemizle uyaralım.
Susmayalım. Atalarımızın olduğu
gibi, yarınlarda bizim de
kemiklerimizi sızlatırlar.
Son olarak iki önerim olacak:
Baroların zaman zaman çevre gibi
toplumsal sorunlarla yakın
ilgisine, uğraşına tanık
oluyoruz. Dil kirliliği de çok
önemli. Barolar, gerekirse öbür
toplum örgütleriyle, yerel
yönetimlerle de işbirliği
yaparak özellikle tecimsel
(ticari) amaçla gerçekleştirilen
dil kirlenmesine karşı toplumsal
savaş açmalıdır. Ne dersiniz?
Karaman ve Beypazarı'ndaki (7)
uygulamalar birer çapıcı örnek.
Başka bir örnek Fransa, yasayla
Fransızca'yı yozlaştıran
eylemlere karşı ceza
yaptırımları koydu.
Unutmayalım dil bir ülkenin onur
ve kimlik sorunudur. Bir Mısır
Devlet Başkanı’nın "Türklerin
dilinden Arapça sözcükleri
alsanız konuşamazlar." diye
aşağılamasını anımsayalım.
Öte yandan yargıda kullanılan,
Türkçe olmayan, bireylerin
üstelik genç savunmanların
(avukatların) dahi anlamakta
zorluk çektiği sözcükler yerine
Türkçe karşılıklarının
kullanılması konusundaki girişim
ile etkinliklerin de yararlı
olacağı inancındayım.
Türk Dil Kurumu sözlüğünde
Fransızca olan rapor sözcüğünün
karşılığı "yazanak" olarak
belirlenmiş. Sakın ola
"...efendim dilimize yerleşmiş
artık..." deyip kolaycılığa
kaçmayınız. Dil devriminden önce
dilimizdeki yabancı sözcük oranı
%80'lere tırmanırken şimdilerde
tersi oldu yani %20'lerde.
Dilimiz öz be öz Türkçe on
binlerce sözcük kazandı.
Müzekkere, teskere, tensip,
fezleke, istinabe gibi ne
bireylerin ne de genç
hukukçuların anlamakta
zorlandığı, özü de sesi de
yapısı da bize yabancı sözcükler
ile bunun gibi binlercesi yerine
karşılıklar bulmada sizin de
katkınız olsun istemez misiniz?
Yineliyorum, susmayalım.
Unutmayalım ki dil bir ulusun
onur ve kimlik sorunudur.
DİPNOTLAR :
1. İ. Sungu, Yeni Osmanlılar ve
Tanzimat I. sf.843.
2. İstanbul Ansiklopedisi, 1.
Cilt, Atâullah Efendi.
3. Afet İnan
4. Atlas Dergisi Ocak 2000, sf.
46 Şaman Türkler.
5. Müdafaa -i Hukuk Dergisi, 1
Haziran 2001, sayı 34.
6. Milliyet 15 Haziran 2001.
7. Hürriyet 27.10.2002
"Beypazarı İlçesi'nde, yabancı
adla işyeri açmak isteyenlere,
işyeri açma ruhsatı
verilmeyeceği bildirildi.
8. HAK Sözcüğünün Türkçesi,
Yargıtay Dergisi 1981 sayı 1-2
sf.129.
|